Dr. Öğr. Üyesi Öztürk, “Down Sendromu bir eksiklik değil, genetik bir varyasyondur”
*Dünya Down Sendromu Günü kapsamında önemli açıklamalarda bulunan Egeli bilim insanı Dr. Öğr. Üyesi Halil Öztürk, Down sendromunun bir hastalık değil, genetik bir farklılık olduğunu vurgulayarak erken çocukluk dönemindeki eğitimin hayati önemine dikkat çekti.
* Dr. Öğr. Üyesi Halil Öztürk, “Yapay zekâ ve makine öğrenmesi temelli sistemler sayesinde daha erken ve doğru tanı konulmasına yönelik önemli ilerlemeler kaydedilmiştir. Dil ve iletişim becerilerini geliştiren dijital uygulamalar dikkat çekmektedir.” dedi.
Ege Üniversitesi Eğitim Fakültesi Özel Eğitim Bölümü Dr. Öğretim Üyesi Halil Öztürk, Dünya Down Sendromu Günü vesilesiyle Down sendromlu bireylerin biyolojik yapıları, eğitim süreçleri ve toplumsal yaşamdaki yerleri hakkında kapsamlı değerlendirmelerde bulundu. Down sendromunun bir eksiklik değil, doğanın bir “fazlalık” hikayesi olduğunu belirten Dr. Öğretim Üyesi Öztürk, bu bireylerin potansiyellerini en üst düzeye çıkarabilmeleri için bilimsel temelli yaklaşımların önemini vurguladı. Down sendromunun biyolojik temellerini açıklayan Dr. Öğr. Üyesi Halil Öztürk, “Down sendromu, bir eksiklik değil, doğanın genetik bir varyasyonudur; yani bir ‘fazlalık’ hikâyesidir. Down sendromu dendiğinde akla gelen ilk ‘+1 fark’, aslında bir eksikliği değil, biyolojik bir fazlalığı anlatır. İnsan vücudunun temel yapı taşı olan kromozomlar, tipik bir gelişimde 46 adettir. Ancak Down sendromunda, 21. kromozomdaki üçlenir ve kromozom sayısı 47’ye çıkar. Yani bu bir hastalık ya da düzeltilmesi gereken bir kusur değil; genetik bir varyasyon, bir yapı farkı olarak karşımıza çıkar. Üç farklı biçimde görülebilen Down sendromunun en yaygın türü olan Trizomi 21, vakaların büyük çoğunluğunu oluşturur. Mozaik tipte bazı hücreler normal kromozom sayısına sahipken, translokasyon tipinde ise 21. kromozomun bir parçası başka bir kromozoma bağlanır. Özetle, Down sendromu genetik temelli bir farklılıktır ve bireyler arasında farklı özellikler gösterebilir” dedi.
“Her çocuk her şeyden önce anne ve babasına benzer”
Down sendromlu bireylerin fiziksel özelliklerinin yanı sıra kendilerine has karakterleri olduğunu ifade eden Dr. Öğr. Üyesi Öztürk, “Down sendromlu bir bireye baktığınızda çekik gözler veya avuç içindeki tek çizgi gibi karakteristik izler görebilirsiniz. Ancak bu benzerlikler yanıltıcı olmasın; her Down sendromlu çocuk, her şeyden önce anne ve babasına benzer. Tıpkı hepimiz gibi, onların da kendilerine has bir karakteri, yetenekleri ve sınırları vardır. Gelişim basamaklarını tırmanırken biraz daha fazla zamana ve desteğe ihtiyaç duyabilirler. Kaba ve ince motor becerilerinin kazanımı zaman alabilir, zihinsel gelişim hızları ise bireyden bireye farklılık gösterebilir” diye konuştu.
“Erken tanı ve bütüncül eğitim süreci önemli”
Eğitim süreçlerinin planlı ve çok yönlü ilerlemesi gerektiğini vurgulayan Dr. Öztürk, “Down sendromlu çocukların eğitim süreçleri, erken tanı ve doğru müdahalelerle birlikte planlı bir şekilde ilerlemektedir. Doğumdan itibaren başlatılan erken müdahale programları; çocuğun fiziksel, bilişsel ve sosyal gelişimini desteklemeyi hedefler. Bu süreçte aileler de aktif bir paydaş olarak sürece dahil edilir. Down sendromlu çocuklar, kaynaştırma ve bütünleştirme uygulamaları kapsamında akranlarıyla birlikte genel eğitim sınıflarında yer alabildikleri gibi özel eğitim sınıflarında da eğitim alabilmektedirler. Fizyoterapi ve dil terapileri, eğitim sürecinin ayrılmaz bir parçasıdır” dedi.
“Toplumda farkındalık oluşturulmalıdır”
Toplumda Down sendromuna dair yanlış algıların bulunduğuna dikkat çeken Dr. Öğretim Üyesi Öztürk, “Yaygın yanlışların başında, Down sendromlu bireylerin hepsinin aynı özelliklere sahip olduğu ve öğrenemeyecekleri düşüncesi gelir. Oysa uygun eğitimle pek çok beceriyi geliştirebilirler. Ayrıca, bu bireylerin sürekli mutlu oldukları yönündeki algı da doğru değildir; onlar da herkes gibi farklı duygular yaşar, üzülür ve sevinirler. Topluma katkı sağlayamayacakları düşüncesi ise tamamen yanlıştır. Fırsat eşitliği sağlandığında sosyal yaşamda aktif rol alabilir ve topluma değer katabilirler” diye konuştu.
“Teknoloji ve yeni çalışmalar umut veriyor”
Son yıllardaki bilimsel gelişmelere de değinen Dr. Öğr. Üyesi Halil Öztürk, “Son yıllarda yapılan çalışmalar özellikle erken tanı, teknoloji destekli müdahale ve bireyselleştirilmiş eğitim yaklaşımları üzerine yoğunlaşmaktadır. Yapay zekâ ve makine öğrenmesi temelli sistemler sayesinde daha erken ve doğru tanı konulmasına yönelik önemli ilerlemeler kaydedilmiştir. Dil ve iletişim becerilerini geliştiren dijital uygulamalar dikkat çekmektedir. Gerçek anlamda kapsayıcı bir toplumdan söz edebilmek için yalnızca farkındalık değil; doğru bilgi, tutum değişimi ve sistemli uygulamaların yaygınlaştırılması gerekmektedir” dedi.
